banner30

banner62

19.07.2020, 01:51 2

Tüm zamanların içinde: Polonya

Pandemi öncesi bir sanat projesinin ilk adımını atmak için Polonya’nın en iyi sanat üniversitesi sayılan Eugeniusz Geppert’in daveti ile bu tuhaf ülkeyi ziyarete gittim. Tuhaf diyorum çünkü tarihsel olarak toprak sınırları sürekli değişen, bir zamanlar Alman toprağı iken kendini Rusya ile savaşın eşiğinde bulan, Osmanlı ile başı derde giren bir coğrafya burası. Geçmişine büyük acılar sığdıran ama bu kederler karşısında özünü yitirmeyen güzel bir yer, Polonya. Modern, uygar ama aynı zamanda son romantiklerden.

Doğrusunu söylemek gerekirse, gidene kadar ülkeye dair biraz önyargım vardı. Nedense bugüne kadar, gidilecek yerler listemde pek üst sıraya çıkmamıştı Polonya. Gidenler bilir, Avrupa ülkelerinin başkentlerinin anlaşılmaz bir kibri vardır. Ben bu nedenle Paris’i, Viyana’yı samimiyetsiz bulurum. Ama bu ülkelerin kasabalarını her gezdiğimde derin bir hayranlık duyarım. Polonya’da da aynı şeyi hissettim. Varşova’yı değil, küçücük ama çok sevimli bulduğum Wroclaw’ı sevdim. Bu sevgimde de yalnız değilim. Çünkü bu küçük şehir, hem turistlerin hem de yabancı öğrencilerin gözdesi. Akademik olarak başarısının yanında öğrencilerin yaşaması için büyük olanakları sahip, özellikle sanata yakın olanların mutluluktan kendini kaybedeceği bir yer, Wroclaw. Türk öğrenciler de bu şehre çok ilgili. Bu ilginin bizim açımızdan ilginç bir sebebi var. O da Polonya’nın resmi para birimi olan Zyloti (PLN), Türk Lirasına yakın değerde olması. Yani Euro karşısındaki hüsranımız, Polonya’nın kendi para birimi ile yaşanmıyor. Bu da Polonya’da yaşamayı bizler için bile mümkün kılıyor.

Ben Wroclaw’ı Romanya’nın Transilvanya bölgesindeki yaşamayı çok sevdiğim kasabalara benzettim. Bu nedenle pek yabancılık hissetmedim. Ama zaten Polonya halkı diğer Avrupa ülke insanlarına göre daha sıcak. Mesafeli ama sıcak. Mükemmel bir karışım.

CÜCELER ŞEHRİ : WROCLAW

Polonya’nın 4.büyük şehri olan Wroclaw’ı cüceler şehri olarak da tanımlamak mümkün. Şehrin “Old Town” denen bölgesine vardığınızda Rynek meydanını gezerken, sizi duvar kenarlarında, merdiven altlarında, kısaca olur olmadık yerlerde karşılayan bronz cüce heykelleri bulacaksınız. Hatta bir süre sonra gezerken, cüceleri bulmak bir oyuna, bir meydan okumaya dönüşecek ve sizi çok eğlendirecek. Bazı romantikler bu cücelerin Pamuk Prenses masalından çıktığını düşünse de, gerçek pek öyle değil. Tarihi, siyasi ve sanatsal bir akıma dayanıyor. Wroclaw yürüyerek çok rahat gezilebilen bir şehir ama toplu taşıma da minik tramvaylarıyla oldukça konforlu, üstelik bindiğinizde kredi kartınızı bilet gibi kullanmanız da mümkün.

Şehri gezerken gördüğünüz rengarenk tarihi evler, size Hansel ve Gratel’in o şekerden yapılmış evini anımsatabilir. Ara sokaklara girdiğinizde Wiezienna sokağında birbirinden güzel, konsept cafeye rastlamanız mümkün. Ben bir tane kedi cafe ve plak cafe buldum. Kedi cafe, içeride sayısız kedinin canları çektiği gibi serilip uyuduğu bir mekan. Dekor, insanlara göre değil daha ziyade kedilere göre yapılmış. Ama kedileri sevmek için önce ellerinizi belirlenen dezenfekten ürün ile yıkamanız gerekiyor. Plak cafede ise duvarlar eski plaklarla dolu, nefis müzikler çalıyor ve renkler oldukça romantik. Yalnız gitmek için pek iyi bir seçim olduğu söylenemez.

Bu arada ben bir şehre tepeden bakarım arkadaş, diyenleri de unutmamış şehir yönetimi. Sizin için de iki kule var çıkılacak. İlki St.Elizabeth Kilisesi ki bu kuleye tırmanmak için daracık bir yerden yaklaşık bine yakın merdiven çıkmanız gerekiyor. Üstelik çıkınca kimse cesaretinizi tebrik de etmiyor. Kısacası benim önerim bu kule yerine, Wroclaw Üniversitesinin tarihi Matematik Kulesine çıkmanız. Hem çıkması daha kolay, hem de sunduğu manzara bence nefes kesici.

Benim en sevdiğim yerlerden biri, Hala Targowa oldu. Her türde çiçeği bulabileceğiniz, taze ürünler satın alabileceğiniz müthiş atmosferli bir pazar yeri. İçinde adeta gizlenmiş gibi duran, binbir çeşit çayıyla meşhur, Herbaciarnia Targowa’ya uğramayı unutmayın. Kendinizi bir sanat eserinin içinde çay keyfi yapar gibi hissedeceksiniz. Tek sorun, İngilizce menülerinin olmaması ama sorunca anlatıyorlar zaten. Geleneksel Polonya yemeklerini keşfetmek isterseniz, Kurna Chata adlı restauranta mutlaka gitmenizi ve kocaman yuvarlak bir ekmek içinde özel olarak servis edilen leziz çorbalarını denemenizi öneririm.

Şehrin bir de MidTown olarak adlandırabileceğimiz Polonyalıların ise Katedral Adası dediği bir bölgesi var. Burası Arnavut kaldırımları ile oldukça romantik, dar sokakları ile sürprizli başka bir bölge. Hatta kilisesinde bir ayine katılmanız bile mümkün olabilir. Bu adadan diğer yana giderken geçeceğiniz çelik köprü, Tumski Bridge üzerindeki renkli kilitleri ile meşhur. Ben oradayken bu renkli aşk kilitleri köprüye ağırlık yaptığından tamirat vardı, üzerinden geçemedim. Doğrusu bir aşk kilidi atmaya da pek meraklı değildim. Çünkü bu ilginç şehir, insana yaşamına bir başına da değerli bir farkındalıkla devam edebileceğini fısıldıyor. Kadınların caddelerdeki gülen yüzü, özgüvenli hareketleri bana hep bunu düşündürdü.

Bu ülkeye gitmek için en doğru zamanın bahar ayları olduğuna kanaat getirdim. Bu sefer gitmeden 2018’de Polonya’ya Nobel Edebiyat Ödülünü kazandıran yazar Olga Tokarczuk’un bir kitabını da okuyacağım.

Yorumlar (0)
23°
açık