banner7

Avrupa'nın hüzünlü güzeli Lizbon

Avrupa şehirleri arasında “en”ler seçilse “en hüzünlü” şehir kategorisinin tek başına lideri Lizbon olurdu. Şehir yaşlı, yorgun ve hüzünlü. İlk seyahatimizde tam da bunları hissetmiştim. Zamanında çok savaşlar, çok yıkımlar görmüş geçirmiş. Hangi ülke hangi şehir bunu yaşamadı ki ama burası o yaşananların yükünü hala üzerinde taşıyor. Portekiz’in ünlü Fado müziği de tam da bu dediğim ruh haliyle örtüşüyor.

Fado Portekizce kader anlamına geliyor. Ve zamanında erkeklerini savaşa gönderen kadınların hüzünlü, ızdırap dolu kaderlerine yakılan ağıt gibi bir müzik türü. Başka hangi Avrupa şehrinde bu kadar hüzün dolu bir müzik kültürü var ki. Ruh halleri her şeylerine işlemiş.  Anıtlar, tapınaklar, katedraller… Şehrin geçmişi MÖ 1200’lü yıllara dayandığı için buram buram tarih kokuyor. Sadece büyük yapıları değil normal yaşam alanlarındaki binalarda, sokaklarda bile bu köklü tarihin izleri var. Bu şehri doya doya gezmek için 4 tam gününüzü ayırmanızda fayda var.

Kısa kısa:

Portekiz’in başkenti.

Lizbon bize göre Avrupa’nın en uzak noktasında ve uçak yolculuğu direkt seferler ile 4 saat 55 dk. sürüyor.

İlk en uzun uçuş deneyimim Lizbon’aydı ve o yol asla bitmedi :) Daha uzun uçuş planladığınız seyahatleriniz var ise Lizbon yolculuğu iyi bir antrenman olabilir :)

Lizbon yaz kış gidilebilecek bir şehir. Akdeniz iklimi hakim. En yoğun yağış Nisan ayında.

Şehri anlamak için kesinlikle HOP ON-HOP OFF tur alınmalı.

Aynı İstanbul gibi 2 farklı yakası var.

Sırasıyla; Fenikeliler, Romalılar sonrasında Kuzey Afrikalı Müslümanlar şehri ele geçirir ve 450 yıl boyunca onların hakimiyetinde kalır. 1100’lü yılların başında Portekizliler ülkelerini geri alır ama bu sefer de İspanya ile düşman olurlar. Ve onların boyunduruğu altına girerler. (Toprak kavgası dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir yüzyılında bitmiyor)

Sonrasında Portekiz bağımsızlığını ilan etmeyi başarınca ülke değişmeye başlar.

Coğrafi keşiflerin zamanında Portekizli denizciler Güney Amerika’da büyük keşifler yapar. Öyle büyük bir keşif yapmışlar ki Brezilya’nın resmi dili Portekizce olmuş :)

1755’de geçirdikleri büyük depremde şehir yerle bir olur ve sıfırdan inşa edilir.

1994 yılında Avrupa kültür başkenti seçilir ve turizm alanında ciddi bir patlama yaşamaya başlar.

Gezilecek yerler:

Baixa bölgesi: Lizbon’un en hareketli en güzel bölgesi. Hatta Lizbon’un kalbi dersem abartmış olmam.

Barrio Alto: Özellikle geceleri cıvıl cıvıl. Daracık sokakları ve yan yana dizili bir sürü restoranı ile en gezilesi yerlerden.

Rossio Meydanı: Burası zamanında (13 ve 14. yy) soylu olmayanların buluştuğu, sosyalleştiği bir Pazar yeriymiş. Bu meydan her türlü eğlenceyi, organizasyonu, protestoyu görmüş geçirmiş :) Lizbon’un en hareketli yerlerinden biri sayılabilir. Çevresinde meydana bakan bir sürü kafe ve restoran bulunuyor.

 Ajuda Sarayı: Burası buram buram romantizm kokuyor. Fransızlar Portekiz’i işgal ediyor ve kraliyet ailesi Brezilya’ya kaçıyor ve bu saray asla tamamlanamıyor. Portekiz’i işgal etmeyen kalmamış. Bütün Avrupa göz dikmiş memlekete. Bunun en önemli sebeplerinden biri de okyanus sınırında olması. Sarayın romantik olması detayına gelince. Yüksek tavanlar, metrelerce uzunlukta işlemeli kadife perdeler, kristal şamdanlar, balo salonları, varaklı pırlantalı işlemeler…. Sanki peri masalında anlatılan prenses sarayı gibi. Onların “tamamlanamamış” dediklerine bakmayın, bugün bavulumu alır gider yerleşirim, bir lokma eksiklik de hissetmem. Saray yahu, tamamlanamamışı bile rüya gibi.

St. Justa Asansörü: 1900’lülerin başından beri Baixa ve Barrio Alto bölgelerini birbirine bağlamak için kullanılıyor. 45 metre yüksekliği olan asansör sayesinde şehri tepeden seyredebiliyorsunuz. Bu arada bu asansör olmasa Baixa’dan Barrio Alto’ya geçmek için çok fazla merdiven çıkmak zorunda kalınırdı.

 Lizbon Katedrali: 1147 yılında Portekiz’in Hristiyanlar tarafından yeniden ele geçirilmesi adına yaptırılmış birbirinden farklı birçok mimari tarzı bir arada barındıran katedral. Aslında dönemin modası ne ise o mimaride ekleme yapılmış. Barok, neo klasik, rokoko, gotik. Kötü mü? Hayır. Karmaşık mı? Hayır. Bence süper bir görsel şölen sunuyor.

Jeronimos Manastırı: Tam yüz yılda tamamlanabilmiş devasa tavanlı manastır. Kaşif Vasco de Gama’nın mezarı burada.

Cristo Rei Heykeli - Hz. İsa heykeli: Hz. İsa’nın iki kolunu açarak şehri kucakladığına ve kutsadığına inanıyorlar. Lizbon, İstanbul gibi iki yakaya sahip demiştim, işte bu heykel Ponte 25 de Abril köprüsünü geçince hemen tepeye oturtulmuş. Zaten devasa olduğu için karşı sahilden de gözüküyor.

Cascais ve Sintra: Bu iki yer Lizbon’a kadar gitmişken mutlaka görülmeli. Lizbon’a biraz uzak ama arabayla da trenle de gidilebilir. Araba ile ortalama 40-50 km mesafedeler yani aslında gidilmeyecek yol değil. Avrupa’nın en ucuna kadar gitmişken 1 saat daha yol gidip bu güzelliklerin tadı çıkarılabilinir. 

Cascais: Atlas okyanusu kıyısında bir tatil bölgesi. Kendinizi sanki Nice’de Cannes’da hissediyorsunuz. Güney Fransa’nın sahilindeymiş gibi yazlık evlerle dolu. Daracık sokaklarında kaybolarak gezebilirsiniz. Yaz ayına denk geliyorsanız okyanusa girme fırsatınız da var. Boca do Inferno olarak adlandırılan yüksek okyanus kayalıkları da hemen o sahil şeridinin devamında.

Sintra: Sintra da Portekiz’in Walt Disney setlerinden fırlamış şato ve sarayları ile ünlü bölgesi.  Sanki Walt Disney, çizgi filmlerindeki şatoları ve kaleleri buraları gördükten sonra yapmış. O kadar hayal dünyasından fırlamış gibi ki insan görünce inanamıyor. Pena Sarayı, Monserrate Sarayı, Sintra Ulusal Sarayı… Bunlar sadece bir kısmı. Keçi gibi tırmanarak çıkıyorsunuz bu saraylara, o yüzden çok vakit alıyor. En az yarım gün ayırmakta fayda var.

Yemek:

Malum okyanus kıyısında Akdeniz iklimine sahip bir Avrupa şehrindesiniz. Hazır olun denizden gelen benzersiz lezzetlerle damak tadınız coşacak. Etleri güzel, tatlıları güzel. Lizbon’da aç kalmak mümkün değil tam tersi insan orda yemelere doyamıyor. Yeme-İçme birçok Avrupa şehrine göre daha uygun fiyatlı. Sokaklarda gezerken market/restoran önlerinde asılı kurutulmuş balıklar göreceksiniz. Gittiğiniz bir restoranda mutlaka deneyin. E denizde balık bol, eskiden soğutma sistemi yok, hal böyle olunca tüketebilmek için bol bol tuzlayarak muhafaza edilmeye başlanmış.

Portekiz demek Fado dinlemek demek. Bir sürü Fado şarkıcısının çıktığı yemekli mekan var ama her gittiğimizde deneyip en sonunda hem mekanın güzelliği, hem yemek kalitesi hem de çıkan sanatçıların performans kalitesinden dolayı en çok Clube De Fado’yu sevdik. Rezervasyonsuz gidilmiyor.

Volver de Carne Alma: Füzyon/Arjantin/Portekiz mutfağı: Biftekleri çok iyi. Kokteylleri lezzetli. Rezervasyonsuz masa bulunmuyor. Rua Luis de Freitas Branco 5D

Mini Bar Theater José Avillez: Jose Avillez Portekiz’de çok ünlü 1 şef. Kendisine ait 3 mekanı var. Burası en iyilerinden biri. Kokteylleri güzel. Atıştırmalık lezzetler süper/tapas tarzı. Rezervasyon şart. R. António Maria Cardoso 58

Restaurante Alma: Michelin yıldızlı. Ortam da yemekler de çok iyi. Rua Anchieta 15 | Chiado

Sahilde Time Out diye büyük bir yemek kompleksi var. Tam hangar gibi. Birbirinden farklı tarzda yemek yapan restoranlarla kaynıyor. Ortalama lezzetlere de denk gelebilirsiniz, çok iyi yemek yapan yerlere de. Ama özellikle bir Gin Bar var ki sırf onun için her gittiğimizde geceleri mutlaka uğradık. Hayatımda içtiğim en iyi gin/tonic orada yapılandı.

En ünlü tatlıları pastel de nata. İçi krema dolgulu kiş gibi olan lezzet. En ünlü ve turistik olan yer Pasteis de Belem/Belem pastanesi. Ve başka birçok yerde de yapılıp satılıyor. Ama bence en iyisi MANTEIGARIA da. İkisini de alıp yiyip kıyaslamış biri olarak söylüyorum. Biri fabrikasyon üretim diğeri butik üretim gibi kalıyor.

Sahilde Museum of Beer/Bira Müzesi var. Birbirinden farklı lezzette bir sürü bira tadılabilir. Hatta orijinal bira bardaklarından satın alabilirsiniz. Orayı benim için en güzel kılan şey bizim içli köfte şeklinde balık patates köfteleri.. EF SAAA NE :)

Cervejaria Ramiro: Çok iyi bir deniz mahsulleri restoranı. Avenida Almirante Reis 1

YORUM EKLE